Metin Feyzioğlu
Benden Notlar

23.01.2021 - EKMEK VE ADALET

A- ANAYASA MAHKEMESİ KARARLARININ BAĞLAYICILIĞI
 
Bağlayıcıdır.
Kararı beğenirsek uyarız olmaz.
Kişiyi sevmiyorsak uygulamayız olmaz.
 
Bireysel başvuru mekanizması sayesinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine gidecek davalar önce içeride Anayasa Mahkemesinde görülüyor.

Eğer mahkemeler Anayasa Mahkemesinin kararı bizi bağlamaz demeye başlarlar ise Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Anayasa Mahkemesini etkili yol olarak görmekten vazgeçer. Herkes doğrudan, yani Anayasa Mahkemesinde çözüm aramaksızın Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine gider.
 
Yargı reformu diyorsak eğer Anayasa Mahkemesi kararlarının bağlayıcılığını tartışamayız.

Daha fazla iş imkanı,
Daha yüksek ücretler istiyorsak,
Refah içinde yaşamayı diliyorsak Türkiyeye yatırım gelmeli.

Yerli yatırımcı Türkiye'de kalmalı. Türkiye'de fabrikalar açmalı. Yurt dışına gidiyor. Hukuk sistemine güvenmiyor. İşte bunun için yargı reformu diye uğraşıyoruz. Anayasa Mahkemesi kararına uymam denir ise bütün çaba boşa gidiyor.
 
B-ORHAN UĞUROĞLU, SELÇUK ÖZDAĞ EVLERİNİN ÖNÜNDE SOPALI SALDIRIYA UĞRADILAR. SALDIRGANLAR ÖLDÜRMEK ÜZERE SALDIRDI.
 
Orhan beye saldıranlar yakalandı. Adi ve basit bir suç muamelesi gördüler. Salındılar. Olmaz. Saldırı doğrudan basına ve demokrasiye yöneliktir. Organizedir. Suç örgütü muamelesi görmelidir.
 
 
C- EKMEK MESELESİ
 
İstanbulda Büyükşehir belediyesi ile Tarım bakanlığı arasında bir uyuşmazlık var. Ekmek meselesi..
 
Özüne bakalım.
İstanbul büyükşehir belediyesi başkanı halk ekmek bayii sayısını arttırmak istiyor.
 
Belediye meclisi izin  vermiyor.
Bunun üzerine mobil satış kararı alıyor belediye başkanlığı.
 
Tarım bakanlığı bir genelge yayınlıyor. Genelgede evde yapılan ekmeklerin araç içinde satılamayacağı yazıyor.
 
Genelge İstanbul Büyükşehirin mobil ekmek satışına karşı diye anlaşılıyor. Kıyamet kopuyor. Herkes birbirine giriyor.
 
Genelgeyi okudum. Genelge evde yapılan ekmekle ilgili. Bir maddesinde mobil satış yasaklanıyor. Ancak bütününe bakınca evde yapılan ekmeğin mobil satışı yasaktır diyor. Sebep, hijyen. Tek bir cümleyi çekip yorumlamak yanlış. Tarım Bakanlığı da bunun büyük şehirin halk ekmek üretimiyle ilgisi yok dedi.
 
Sorun böyle çözülür umarım.
 
Ancak bu vesileyle ekmek meselesine yakından bakalım.
 
Fırında üretilen ekmek  200 gr ve 2 TL
Fakirlik sınırındaki yüzbinlerce aile günde 10 ekmek alıyor.  
Ayda 600 TL eder.
Halk ekmek: 250 gr ve 1 TL
​Günde 8 ekmek yetiyor.
​Ayda 240 TL eder.
 
Aradaki fark: 360 tl. Asgari ücretli y da işsiz vatandaş için bu büyük çok büyük para. 
 
İşte çözmemiz gerekli sorun orta yerde duruyor:
Vatandaşın gelirini arttırmalı: yargı reformu olmadan olmaz.
Maliyetleri düşürmeliyiz: ileri tarım, tarımsal girdileri düşür ve tarıma dayalı sanayi
 
ÖZET: EKMEK MESELESİ İLE ADALET MESELESİ DOĞRUDAN BİRBİRİNE BAĞLIDIR 

13.01.2021 - CMK ÜCRET TARİFELERİ

CMK ücret tarifeleri çok ama çok düşük. Bir avukata bir kaç yüz liraya yıllarca bir davayı takip et demek büyük haksızlık. 

Bu sene yüzde 20 artış sağladık ama baz ücret o kadar düşük ki yetmiyor. 

KDV oranının düşmesi için çalışıyoruz. 

Sorunlar çözülür. 
Doğru teşhisle... gerçekçi çözüm önerileriyle... 

Not: Değerli vatandaşlar siz bakmayın dizilerde çizilen o özel makam araçlı, şoförlü, yalılarda yaşayan tiplemelere. On binlerce avukat yılın pek çok ayı asgari ücret bile kazanamıyor. Neredeyse mahalle aralarına açılan fakültelerin sonucu, 60 bin avukat beş yıl kıdemin altında.

24.12.2020 - ADİL YARGILANMA HAKKINI İHLAL ETMEDEN ÇÖZÜM BULMAK MÜMKÜN

Kara paranın aklanmasının önlenmesine yönelik mevzuata avukatların da bazı şüpheli işlemleri bildirme yükümlülüğünün eklenmesi konusu TBMM’de görüşülmektedir. Bu konu avukatın yardımından yararlanma, dolayısıyla savunma hakkını ilgilendirdiği için ayrı bir önem taşımaktadır. Konuya öncelikle sürece yönelik bir açıklık getirmek gerektiği kanaatindeyiz.

Kara paranın aklanmasının ve terörizmin finansmanının önlenmesi için çok uluslu bir yapı kurulmuştur. İngilizce FATF kısaltmasını taşıyan bu yapının adı Mali Eylem Görev Gücü’dür. Avrupa Birliği’nin tüm üyeleri, İngiltere ve Türkiye de bu yapının parçasıdır. FATF, avukatlara yönelik birtakım kayıt tutma ve bildirim yükümlülüklerinin getirilmesi gerektiği kararını vermiştir. Bu karar doğrultusunda Avrupa Birliği’ne üye ülkelerin tamamı ve diğer ülkelerin pek çoğu mevzuatlarında değişiklik yapmışlardır. Avrupa Birliği üyelerinden Belçika’nın avukatlara getirdiği bildirim yükümlülüğü Belçika Barosu, Fransız Barolar Birliği ve Avrupa Barolar Birliği tarafından dava edilmiştir. Avrupa Adalet Divanı, avukatlara getirilen yükümlülüklerin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin adil yargılanmayı düzenleyen 6. maddesini ihlal etmediği sonucuna ulaşmıştır. Bu aşamada Türkiye, yönetmelikle avukatlara kısmi bildirim yükümlülüğü getirmiş, Danıştay tarafından bu yönetmelik temel haklara ilişkin kısıtlama getirdiği için haklı olarak iptal edilmiştir.

İHLAL EDİLMEMELİYDİ

FATF’nin yapılmasını gerekli gördüğü düzenlemelerin asgari ölçüde yerine getirilmemesi Türkiye’nin yabancı para cinsinden işlemlerine yönelik ağır kısıtlamalara sebebiyet verebilecektir. Ancak avukatlara yönelik getirilecek düzenlemelerin de adil yargılanma hakkını ihlal etmemesi gereklidir. Kısaca, Türkiye’nin gri listeye girmemesi için yapması gerekenlerle adil yargılanma hakkının ihlal edilmemesi açısından avukat – müvekkil gizliliğinin korunması arasında kabul edilebilir bir denge kurulması zorundadır.

Evvelki gün TBMM Adalet Komisyonunda kabul edilen metin, uygulamada yanlış yorumlanıp aşırı kısıtlamalara sebebiyet verecek bir düzenlemedir. Avukatların müvekkillerinin hukuki durumunu öğrenmek, onlara hukuki danışmanlık yapmak, yargı mercileri ile alternatif uyuşmazlık çözüm süreçlerinde müvekkillerini savunmak için edindikleri bilgilerin MASAK’a bildirilmesine yol açacak bir düzenleme daha üstün bir kamusal değeri, yani savunma hakkını ihlal eder.

Konu hakkındaki görüşlerimiz Başkanlığımız tarafından MASAK üst yönetimi, Adalet Bakanlığı, kanun teklifi sahibi Sayın milletvekilleri ve ilgili komisyon başkanlarına açıklanmış, kendileri ile sonuç almaya yönelik görüş alışverişinde bulunulmuştur. Kanun teklifinin Meclis Genel Kurulu’nda adil yargılanma hakkının ihlaline yol açabilecek yorumlara kapalı hale getirilecek şekilde yeniden düzenleneceğini düşünüyoruz. 

12.12.2020 - SORUNLARI BİRLİKTE ÇÖZECEĞİZ

Vatandaşın hakkını savunan avukat olmazsa, hukuk devleti  de olmaz adalet de olmaz. 

Siz bakmayın o tv dizilerine. Avukatlar zor durumda. 
Asgari ücret dahi kazanamayan onbinlerce avukat var. 

Sloganlar sorun çözmüyor. Süslü cümleler karın doyurmuyor. Şikayet etmek fayda sağlamıyor.  Doğru  teşhisler yapmak  ve gerçekçi çözümler üretmek zorundayız. 

Sorunlar çözülmek içindir. 

Kim çözecek? 

İthal hukukçu mu getireceğiz sömürge ülkeler gibi! 

Biz çözeceğiz. 
Birlikte çözeceğiz.  
Her çözüme sorun üretenlere, iletişim kurmayı reddedenlere, ülkenin ve mesleğin önceliklerini göz ardı edip particilik yapanlara rağmen hep birlikte  başaracağız. 

Elimizde sihirli değnek yok.  Bazı sorunları akılcı ve pratik yaklaşımlarla hemen çözmek mümkün.  Bazıları da zaman alacak.  

Biliyoruz... 
Her yolculuk,  uzak ya da yakın ilk adımla başlar. 

Yılmak yok. 
Başaracağız. 
Ülkemiz için...
Milletimiz için...
Mesleğimiz için...

29.11.2020 - ÖLDÜRÜLMESİNİN 5. YILDÖNÜMÜNDE AVUKAT TAHİR ELÇİ'NİN ARDINDAN...

Ne kadar gençtik. Sadece bir kaç yıl öncesiydi oysa.
Ne kadar çok acıyla çizildi yüreklerimiz. 

Kanlı terör örgütünün yığdığı barikatın önünde "burada silah şiddet istemiyoruz" dediği sırada öldürüldü.  

Daha önce yaptığı bir röportajda da PKK'nın hendek ve çukur eylemlerini doğru bulmadığını, şiddete karşı olduğunu açıklamıştı.  Bunun üzerine PKK, Cizre'deki evinin duvarına tehdit yazısı yazmıştı. 

Onu bir TV programındaki tek cümlesi üzerinden, devlet otoritesinin sağladığı güven içerisinde oturdukları evlerinden  klavyeleri başında linç edenler! PKK  ile iç içe geçmiş FETÖCÜ komutan ve polis amirlerinin güvenliği sağlamaktan sorumlu olduğu (!) zor bir bölgede yaşıyordu o. Sizin konforunuza sahip değildi. Ve klavye kahramanlarından çok daha cesurdu kuşkusuz. 

Bilirim..
Biliriz. 
Şiddete karşıydı. 
Bugün onun adını kullanıp kendi reklamını yapanlar gibi değildi. Yürekli ve namusluydu. 

PKK  tam o alanda şiddetli silahlı ve bombalı saldırılarla  haftalarca  olay yeri araştırması yaptırtmadı Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına. Hendekler, çukurlar sökülüp atıldığını, devlet egemenliği yeniden ve fiilen tesis edildiğinde ise artık çok geçti.  Ne mermi kovanı ne çekirdeği bulunabilirdi artık.  Nedense bazıları da bunu söylemez. İşine gelmez sanırım PKK'nın delil toplanmasını engellediğinin konuşulması ve sebebinin sorgulanması.

Köprü insandı Tahir Başkan.
Vurdular.

İki yakayı birleştirmeye çalışan köprü insanların kaderidir taşlanmak.

Mekanın cennet olsun Tahir Başkanım.

15.11.2020 - KKTC 37 YAŞINDA...

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin 37. Yaşı kutlu olsun. 

Türkiye Barolar Birliği olarak Kıbrıs davasına yüreğimizi koyduk. "Ver kurtul" diyenlere karşı göğsümüzü siper ettik.  Kıbrıs'ta son sözü Türk Milleti söyler dedik.  Maraş'ın açılmasını gündem yaptık. Her yönüyle ayrıntılı planlamalarını gerçekleştirdik. Bugüne geldik. Milletimize hayırlı olsun. 

Daha yapacak çok işimiz var.  Ancak biliyoruz ki, dinlenmemek üzere yola çıkanlar asla yorulmazlar. 

03.11.2020 - İZMİR DEPREMİ...

Türkiye Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu’nun başkanlığında, Genel Sekreter Sabiha Tekin ve Yönetim Kurulu Üyesi Şakir Uzun’dan oluşan heyetimiz ilk andan itibaren İzmir’de görev başında bulunan Adalet Bakan Yardımcısı Uğurhan Kuş ile  İzmir Cumhuriyet Başsavcısı Kamil Erkut Güre’yi ziyaret etti.

Ziyarette geçmiş olsun ve taziye dileklerinde bulunduk, depremden bu yana sürdükleri aralıksız çalışmalar için kendilerine teşekkür ettik, yapılanları ve yapılması gerekenleri konuştuk. Yüzlerce avukatın bürosuna giremiyor olması sebebiyle yaşanması olası mağduriyetler ve çözümler hakkında görüş alışverişinde bulunduk.  

Yapılanları ve yapılacakları -yapılması gerekenleri şöyle özetleyebiliriz:

1. İzmir Bayraklı Adliyesi’nin yapısal hasarlı olabilecek blokları kapatılmış. Bu blokların, diğer yapılara bağlı olmaması sebebiyle sağlam olanlar açısından tehlike yaratmadığı söylendi. 

2. Baro odamızın / kaleminin de bulunduğu blok hasarlı ve kapatılmış durumda. 

3.   HSK deprem sebebiyle tüm hakimlere avukatların mazeretli kabul edilmesini tavsiye etti. Kanuni süreleri durdurmak ve duruşmaları zorunlu olarak ertelemek kanun gerektiriyor. Hafta sonu yetkisi dahilinde olanı yaptı ve tavsiye kararı aldı. 

4. Avukatların bir kısmının mazeret beyan edecek dahi imkanı yok. Duruşma defterleri, ajandaları bürolarında kalmış. Mazeret dilekçesi yazacak ve gönderecek halde olmayanlar var. Hakimlerin mücbir sebebi dikkate alarak, dilekçe olsun olmasın avukatları mazeretli kabul etmeleri mümkün. Çoğu yapıyor. Nedense yapmayanlar da var. Mücbir sebebi görmezden gelmek bozma sebebidir. Bunu görmezden gelen hakim açısından da terfide kötü puandır. 

5. Baromuzla, avukat, hakim ve savcı meslektaşlarımızla  görüşmelerimizden vardığımız sonuç: Meclisimizin bir kanun çıkararak hak düşürücü süreleri bir ay süreyle ve deprem gününe geri yürümek kaydıyla durdurması en doğru çözüm. Böylece adliye, yaralarını, kimse hak kaybına uğramadan sarabilecek. 

6. İzmir Barosu ile yaptığımız görüşmede bürosuna giremeyen veya bürosu yıkılmış avukatlarımız için çok sayıda bilgisayar ve yazıcının kurulacağı geçici ofisler oluşturulması konusunu görüşmüş idik.  Bakan Yardımcımız Uğurhan Kuş ve Başsavcımız Güre’ye konuyu açtık. Yer sorununun büyük ölçüde çözüldüğünü söyleyebilirim. TBB olarak, İzmir Baromuzun da sahada destek vermesiyle çok sayıda konteynırı mobil ofis olarak döşeyerek tahsis olunan alana getireceğiz. UYAP, internet, elektrik bağlantılarını da çözerek meslektaşlarımızın hizmetine sunacağız. 

7. İzmir’deki meslektaşlarımızın adli yardım alacaklarını alabilmeleri için TBB olarak elimizden gelenin azamisini yapacağız.  CMK ve beraat vekalet ücreti alacakları için gerekli girişimlerde bulunduk.  

Bir kez daha tüm vatandaşlarımıza ve meslektaşlarımıza geçmiş olsun diyor, kayıplarımızı rahmetle anıyor, yaralılara acil şifalar diliyor, fedakar kurtarma ekiplerimiz ile canla başla çalışan tüm kamu görevlilerine teşekkürlerimizi sunuyoruz.

01.10.2020 - AİHM NE YAPTIĞININ FARKINDA MI

A. AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ’NİN KARARI:

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), 29.9.2020 tarihinde, Azerbaycan ve Ermenistan’ın, askeri operasyon dahil, sivil halkın, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nden (AİHS) doğan, yaşamlarıyla ve sağlıklarıyla ilgili haklarını tehlikeye düşürebilecek her türlü eylemden kaçınmaları ve AİHS’nin, özellikle, md. 2 (yaşam hakkı) ve md. 3 (işkence, insanlık dışı ve aşağılayıcı muamele yasağı) ile ilgili yükümlülüklerine uymaları yönünde geçici tedbir kapsamında çağrıda bulunma kararı almıştır.

AİHM ayrıca, her iki devletin, en kısa zamanda, yükümlülüklerine uyduklarına ilişkin bilgi vermelerini beklemektedir. 

B. KARARA YÖNELİK ELEŞTİRİLERİMİZ

AİHM, çok istisnai durumlarda alabileceği geçici tedbir kapsamında taraflara çağrıda bulunmuştur. Ancak saldırgan durumundaki başvurucu Ermenistan ile meşru müdafaa halindeki mağdur Azerbaycan arasında bir ayrım yapmamıştır. Bu sebeple adalet duygusunu zedelemiştir.

Bize göre, AİHM’nin istisnai de olsa görev ve yetkisinin kapsamı dahilinde olan bu kararının, hakkaniyete uygun olarak değerlendirilebilmesi için, yapılan çağrıya, “saldırının derhal sona erdirilmesi” şeklinde bir ibare eklenmeliydi. Ne yazık ki bu yapılmamıştır!

Her ne kadar geçici tedbir kararı, görülmekte olan davanın kabul edilebilirliği ve esası ile ilgili olarak verilebilecek kararları etkilemez ise de, bize göre bu tedbir kararı saldırgan Ermenistan’ı durdurmak bir yana, daha da cesaretlendirecektir. Dolayısıyla saldırganı cesaretlendirecek bu karar, başta yaşam hakkı olmak üzere sözleşme ile korunan hakların daha yaygın ve ağır ihlallerine yol açabilecektir. 

AİHM kararında ayrıca, her iki devletin, en kısa zamanda, yükümlülüklerine uyduklarına ilişkin bilgi vermelerinin beklendiği de belirtilmiştir. Meşru savunma hakkını kullanan Azerbaycan, kanaatimizce, saldırganı defetmeye, saldırıları önlemeye yönelik kullandığı gücün sivillere hiçbir şekilde zarar vermediğini, sivillerin asla hedef alınmadığını, uluslararası hukukun yasakladığı hiçbir araç ve yöntemin kullanılmadığını, yalnızca saldırganın hedeflendiğini ve sivil Azerbaycan vatandaşlarına ağır silahlarla yapılan saldırıya karşı kullanılan savunma amaçlı gücün orantılı olduğunu ortaya koyan bildirimlerde bulunur ise, Sözleşme’nin özüne uygun davranmış ve Mahkemeye de, her ne kadar Sayın Mahkeme adalet duygusunu rencide eden bir karar vermiş olsa da, saygısını göstermiş olur. 

Başvurunun “kabul edilebilir” bulunması ve davanın esastan ele alınması halinde, AİHM’nin bugüne kadar içtihatları, Mahkemenin haksız olan Ermenistan aleyhine ve meşru savunma hakkını kullanan Azerbaycan lehine karar vermesini gerektirmektedir.  

Bu çerçevede, AİHM’ne göre Sözleşme’nin 2(1). maddesinin devlete, “…Aynı zamanda egemenlik alanı içinde bulunan kişilerin yaşamlarını korumak için gerekli tedbirleri almayı emrettiğini ifade etmeliyiz. ”.

Azerbaycan’ın yaptığı tam da budur!

Öte yandan; meşru müdafaa halindeki mağdur tarafın kullandığı gücün “mutlaka gerekli” olup olmadığı değil, olsa olsa “orantılı olup olmadığı” tartışılabilir. Ermenistan’ın ispatlı ağır silahlı saldırısı nedeniyle bu hususun da tartışma konusu yapılamayacağı kabul edilecektir.

Azerbaycan açısından meşru savunma teşkil eden güç kullanımında amacın meşruluğu ise, “toprak bütünlüğünün ve yurttaşların korunması” nedeniyle tartışma götürmez bir gerçektir.

Ayrıca AİHM, Ermenistan/Azerbaycan davasını değerlendirirken, Azerbaycan’ın zorunlu ve hukuki “vatan bütünlüğünü korumaya yönelik savunmasının” BM Antlaşması’nın “Barışın Tehdidi, Bozulması ve Saldırma Fiili Halinde Yapılacak Hareket” başlıklı yedinci bölümünün 51. maddesindeki “meşru müdafaa hakkı” çerçevesine uygun olduğunu da dikkate almak durumundadır.

Gerçekten de Birleşmiş Milletler Antlaşması m. 2/4’te şu ifadeler yer almaktadır: “Tüm üyeler, uluslararası ilişkilerinde gerek herhangi bir başka devletin toprak bütünlüğüne ya da siyasi bağımsızlığına karşı, gerekse Birleşmiş Milletlerin amaçları ile bağdaşmayacak herhangi bir biçimde kuvvet kullanma tehdidine ya da kuvvet kullanılmasına başvurmaktan kaçınırlar”.

Otuz yıldır haksız- hukuksuz saldırılarını sürdüren, halen Azeri topraklarının yüzde yirmisini işgali altında tutan ve bu nedenle de bir milyonu aşkın Azerbaycan vatandaşının yurtlarını terk ederek göç etmelerine neden olan tarafın, Ermenistan olduğu unutulmamalıdır.

Birleşmiş Milletler Antlaşması m. 2/3’te ise, “Tüm üyeler, uluslararası nitelikteki uyuşmazlıklarını uluslararası barış ve güvenliği ve adaleti tehlikeye düşürmeyecek biçimde, barış yollarla çözerler” denilerek uyuşmazlıkların barışçıl bir biçimde çözülmesi yükümlülüğü getirilmiştir. Uluslararası hukuka saygı göstermeyen Ermenistan’dır.

Yukarıdaki madde ile ifade edilmiş olan ve jus cogens (üstün hukuk) nitelikli kuvvet kullanma yasağının tek istisnası Birleşmiş Milletler Antlaşması’nın “Barışın Tehdidi, Bozulması ve Saldırma Fiili Halinde Yapılacak Hareket” başlıklı yedinci bölüm m. 51’deki meşru müdafaa hakkıdır.

Azerbaycan bu hukuki dayanak çerçevesinde hareket etmektedir.

NETİCE:

Ermenistan uluslararası hukuka göre haksızdır. Azerbaycan haklıdır. Meşru savunma hakkını kullanmaktadır. Bu hakkın kullanımına ilişkin tüm şartlara uymaktadır. Saldırgan ile kendini savunan arasında fark gözetmemek adil değildir. İşgalci Ermenistan’ın bu durumunu tespit etmeyip, yeni saldırılarını da görmezden gelip, toprakları işgal edilen ve saldırıya uğrayan tarafa “kendini savunma” demek, bunu diyenin inandırıcılığına ve tarafsızlığına zarar vermektedir.

04.09.2020 - SİVAS KONGRESİ

TÜRK MİLLETİ 101 YIL ÖNCE SİVAS’TAN DÜNYAYA TAM BAĞIMSIZLIK DİYE SESLENMİŞTİ. 

"MANDA VE HİMAYE KABUL EDİLEMEZ”

Emperyalist işgale karşı ilk manifesto Amasya Genelgesi idi. Ülke bütünlüğünün ve ulusun geleceğinin tehlikede olduğuna dikkat çekildikten sonra, kurtuluşun milletin azim ve kararı ile sağlanabileceğinin altı çiziliyor, en kısa zamanda Sivas’ta, halkın seçeceği temsilcilerle, kurtuluş çarelerinin aranacağı ve yol haritasının çizileceği bir toplantı çağrısı yapılıyordu.

23 Temmuz - 7 Ağustos 1919 tarihleri arasında yapılan Erzurum Kongresi, ülkenin genelini kapsayacak Sivas Kongresi’nin ön hazırlığı olarak okunmalıdır. 

Erzurum Kongresi, ülkenin genelini kapsayacak ve bölgesellikten merkezileşmeye yönelecek Sivas Kongresi’ne geçişin sağlanmasında önemli deneyimler kazandırmıştır.

4 -11 Eylül 1919 tarihleri arasında gerçekleşen Sivas Kongresi, 23 Nisan 1920’de Ankara’da toplanacak Büyük Millet Meclisi’nin ön hazırlığı olarak değerlendirilmelidir. İngiliz işbirlikçisi Damat Ferit Hükümetinin bütün engelleme çabalarına karşın Sivas Kongresi, yurdun değişik yörelerinden gelen 38 delegenin katılımıyla gerçekleşmiştir.

Sivas Kongresi’nde en çok tartışılan konulardan biri de ABD mandası altına girme konusundaki öneriler üzerine yapılmıştır. Bazı delegeler, ülkenin işgal ve parçalanmaktan kurtulması ve varlığını sürdürebilmesi için güçlü bir devletin vesayetini kabullenmek anlamına gelen mandayı savunmuşlar ve ABD mandasının kabulünde ısrar etmişlerdir.

Sekiz gün süren kongrede alınan kararlar, aynı zamanda yeni bir devletin kuruluş ilkeleridir. Milli sınırlar içinde vatanın bir bütün olduğunun vurgulanması, manda ve himayenin kesin olarak reddi, mücadele örgütlerinin yerellikten merkezileşmeye yönelmesi, 23 Nisan 1920’de Ankara’da TBMM’nin açılışına kadar görev üstlenecek olan Heyet-i Temsiliye’nin oluşturulması ve Başkanlığına Mustafa Kemal Paşa’nın seçilmesi, baştan sona hukuk meşruiyeti içinde gerçekleşmiştir.

Türk Milleti’nin özgürlük ve bağımsızlık mücadelesinin, Mustafa Kemal Paşa öncülüğünde kurumsallaştığı ve yeni devletin temellerinin atıldığı Sivas Kongresi’nin 101. yılında; “MANDA VE HİMAYE KABUL EDİLEMEZ” diyerek özgürlük yolunu açan kurtuluş ve kuruluş mücadelesinin kahramanlarını saygıyla anıyoruz.

26.08.2020 - KARADENİZ'DE DOĞALGAZ BULUNMASI

Milletçe Karadeniz’de doğalgaz bulunmasına sevindik, gururlandık.

Bu keşif tesadüf değildi. Çünkü kendi arama ve sondaj filomuz var. Ve bununla gurur duyuyoruz.

Eğer doğalgaz arama ve sondaj filomuz olmasaydı, kiralanan yabancı şirket teknolojisiyle bu keşif yapılmazdı, yenilerinin de müjdesi verilmezdi. Çünkü hiçbir yabancı devletin ülkemizin böyle bir keşif yapmasına izin vermesi ve kendine bağlı bir şirkete de böyle bir keşfi yaptırması mümkün değil.

Türkiye’nin 3 sondaj, 2 sismik araştırma gemisi var.  Akdeniz’de böyle bir filoya sahip hiçbir devlet de yok. 

Kaş açıklarında aramalar sürüyor. Oruç Reis gemisi çok ciddi kaynaklara ulaşma yolunda ilerliyor. Üzerindeki tüm teknoloji milli üretim. Bulunan ve bulunacak doğalgaz kaynakları kadar arayan, bulan ve çıkartacak teknolojinin de milli üretim olmasıyla gurur duyuyorum. Tasada ve kıvançta birlik olmalıyız.

Bir hatırlatma… FETÖ’nün Ergenekon ve Balyoz kumpasları öncelikle donanmayı hedef almıştı. FETÖ’nün ipini ellerinde tutan emperyal güçler biz daha Doğu Akdeniz’de doğalgaz aramadan, biz daha Karadeniz’de doğalgaz yatakları bulmadan kararlı bir irade ile biz bu işin üzerine gidersek bulacağımızı bildikleri için donanmamızı seçmişti. Şimdi herşey daha net. Konu budur. 

Karadeniz’de bulunan doğalgaz yatağı Türkiye’yi önemli bir şekilde rahatlatacak diyebiliriz.

İsrail ve Mısır ile bir olan Yunanistan, Fransa’nın desteğini de alarak Türkiye’ye yeni bir Sevr dayatmaya çalışıyor. Yunanistan’ın ‘adaların da kıta sahanlığı vardır’ tezini ne uluslararası hukuk ne uluslararası mahkemeler benimsemiyor. Ada anakara değil ki, uzantısının kıta sahanlığı olarak tanımlanması mümkün olsun.  Yunanistan’ın bu tezine destek olunması halinde Türkiye denizlerde Antalya körfezine sıkışacak. Yunanistan’ın bu tezi yepyeni bir Sevr’dir.

Yunanistan’ın Doğu Akdeniz planlarına karşılık Türkiye, Libya ile yaptığı anlaşma ile Mavi Vatan alanını tescilledi. Bu anlaşma ile Türkiye Doğu Akdeniz’deki alanını 189 bin km2’ye çıkardı. 

Türkiye Mavi Vatan’da haklıdır, haklılığını korumaya da kararlıdır.

22.07.2020 - HASAR DANIŞMANLIK ŞİRKETLERİ HAKKINDA

1- Hasar Danışmanlık Şirketinin sigorta alacağını sigortalıdan devralması yasaklanmıştır.

2- Bu nedenle hasar danışmanlık şirketinde çalışan bir avukatın alacağın takibini hasar danışmanlık şirketi adına yapması artık mümkün değildir.

3- Sigortalı alacağını kendi avukatı eliyle takip etmek durumundadır.
  
NOT 1:

Bu düzenleme hasar danışmanlık şirketlerinin sigortalıya alacağının  çok altında peşin para verip sigorta şirketinden asıl alacağı  tahsil edip büyük haksız kazanç sağlamalarını önleyecek.  
 
 
NOT 2:

Az sayıda olduğuna inanmak istediğimiz bazı hallerde hasar danışmanlık şirketleri gayrı resmi olarak avukatlarla çalışmaktadır. Sigortalı vekaletnamesini doğrudan şirketin gayrı resmi ilişki içinde olduğu avukata vermektedir. Buna ilişkin kanuni bir düzenlemede mümkün değildir. Ancak çok basit ve çok etkili bir idari uygulama ile sorunun bu kısmı da çözülecektir.
 
4- Sigortalının alacağını doğrudan vekil tayin ettiği avukatı eliyle tahsil etmesi durumunda, sigorta şirketi avukata ödenen tazminat miktarını sigortalıya en seri şekilde bildirecektir. Dolayısıyla bu avukat hasar danışmanlık şirketinin gayrı resmi avukatı gibi çalışan bir avukat olsa ve sigortalıya peşin ödeme yapan hasar danışmanlık şirketi tarafından sigortalının bu avukata vekaletname vermiş olması sağlanmış bulunsa da söz konusu avukatın sigorta şirketinden tahsil ettiği meblağı vekili olduğu sigortalıya ödememesi zimmet suçuna vücut verecektir. Malumunuz olduğu üzere sigortalıyla bu avukat arasında yazılı bir avukatlık ücret sözleşmesi olsa bile bu sözleşmede kararlaştırılabilecek ücret, tazminat alacağının %25’ini aşamayacaktır. Özetle burada püf noktası sigorta şirketinin ödemeye ilişkin bilgiyi sigortalının kendisine de verecek olmasıdır.

18.07.2020 - AYASOFYA...

📌Konu iç politika değildir. Din düşmanlığı asla değildir. 

📌Sebep dış politikadır. 

📍1934 senesinde, ileride Hitler'in müttefiki olacak  İtalyan diktatörü Mussolini Antalya'yı talep etmiştir. 

📍Hitler yeni bir dünya savaşı hazırlığı içindedir. Türkiye'den  talepleri olacaktır. 

📍Türkiye Boğazların askeri kontrolünü yeniden  almak için uğraşmaktadır. 

📍Mussolini'nin Arnavutluk'un desteği ile Balkanlar'dan bir işgal hareketi başlaması beklenmektedir. 

🖍Cami olmadan önce Ortodoksların kutsal mekanı olan Ayasofya'nın  müze yapılması projesi sayesinde, Ortodoks  Balkanlarla ittifak kurulması amaçlanmıştır kanaatindeyim. 

🖍Nitekim imzalanan Balkan Paktı Türkiye'nin Avrupa sınırlarını güvence altına almıştır. 

🖍Ayasofya'nın müze olması dış politika girişimidir. Konjonktür dikkate alınmıştır. 

🖍Geri camiye dönüştürülmesi de yine dış politika ihtiyaçları ile açıklanabilir. 

🖍Demek ki artık bu dengenin 2020 yılında gözetilmesinin değerinin kalmadığı düşünülmüştür. 

📎Nitekim Ruslar dahi yüksek düzeyde protesto etmeyerek konunun kendilerini çok ilgilendirmediği mesajını vermişlerdir. 

⭕️Ayasofya  iç kutuplaşma sebebi yapılmamalıdır.

⭕️Milli egemenlik alanımızda bir mevzudur. 

⭕️1934 şartları öyledir. 2020 şartları farklıdır.

14.07.2020 - ÇOKLU BARO VE DELEGE SAYISI


📌TV Kayseri ekibi dün Ankara'daydı. Murat Metiner'e ve ekibine  teşekkür ediyorum. Yeni kanunu konuştuk.  İki notu paylaşıyorum. Eleştiri başımın üzerine ama bilerek eleştirelim. 

🅰️3 büyük ilde ikinci baro kurulmasına ilişkin düzenleme doğru olmamıştır.  Çıkmasın diye çok  uğraştık. Keşke birlik görüntüsünü bozmadan, TBB'yi  aslında baro seçimleri gerekçesiyle yok saymadan bu karşı duruşu sergileseydi  bazı arkadaşlarımız. Korkarım olumsuz sonuçlarını yaşayarak göreceğiz. 

🅱️Kanunun ikinci kısmı ise bilinçli bir şekilde gündeme taşınmak istememekte bazılarınca.  Oysa bu kısım çok önemlidir.

🖍 Türkiye Barolar Birliği Genel Kurulu'nu oluşturan delegelerin barolara göre dağılımı yeniden düzenlenmiştir. Düzenleme, mensup sayısı çok olan bir kaç baromuzun  yönetiminin delege sayılarına dayanarak yok saymaya başladığı büyük çoğunluktaki baromuzu yine sistemin  asli kurucu unsuru haline getirmiştir. 

🖍Bu konuda söz söylemeden önce 1969 tarihli Avukatlık Kanunu'nun TBB genel kurulunu düzenleyen maddesinin gerekçesine bakılmalıdır : TBB, baroların birliğidir. Delege sayıları arasındaki fark çok sınırlı tutulmalıdır diyor maddenin ilk halinin  gerekçesi. Bu gerekçe bugün için de geçerlidir.

⭕️Konuyu somutlaştırmak için size sayıları vereyim.

1️⃣Türkiye Barolar Birliği’nin kurulduğu tarih 1969'dır.

2️⃣Avukatların illere göre dağılımı aşağı yukarı bugünkü gibidir. İstanbul doğal olarak Türkiye’nin en çok avukatının bulunduğu şehirdir. 

3️⃣Türkiye Barolar Birliği'ni kuran irade bu birliğin avukatların değil baroların eşitliğine dayanan bir birlik olmasını arzu ettiği için o zaman (1969'da) delege sayılarını şöyle düzenlenmiştir.. 

4️⃣Kuruluşta:

İstanbul barosu 10 delege. 
Ankara barosu 7 delege.
 İzmir barosu üç delege. 
Diğer barolar 2'şer delege. 

Her 300 avukata ilave 1 delege. Avukat sayısında açılan fakültelerin sayısına bağlı olarak muazzam artış olacağını Meclis  öngörmediği için bugün sayılar şuna dönüşmüştür.

5️⃣Bugün:

İstanbul Barosu: 169 
Ankara Barosu: 63
İzmir Barosu:  30
Diğer baroların büyük çoğunluğu : 3'er 

Bu sayılar karşısında diğer baroların Türkiye Barolar Birliği genel kurulunda maalesef etkisi kalmamıştır. Dolayısıyla baroların büyük çoğunluğu Birliğin asli kurucu unsuru olma özelliğini yitirmiştir. 

6️⃣Yeni kanunla:

Yeni kanunla (her baroya Başkan dahil 4’er delege, ilave her 5000 avukata 1 delege) : 

İstanbul Barosu: 14
Ankara Barosu: 8
İzmir Barosu:  6

⁉️Kanunu desteklemek, karşı çıkmak veya kısmen desteklemek kısmen karşı çıkmak için bilmek lazım. Kim okur kim okumadan kızar veya destekler bilemem. Benden anlatması. 

Saygılarımla....

05.07.2020 - BAŞBAĞLAR KATLİAMI


Bugün yine bir 5 Temmuz.

❗️Yıl 1993...  Erzincan'ın Başbağlar köyü. 

❗️Kadın, erkek, çocuk, yaşlı, genç 33 vatandaşımızı aşağılıkça  katletti bölücü örgüt. Örgütün eli kanlı lideri de mahkemede itiraf etti. 

❗️Kimse yargılama yalan yanlıştı, örgüt masum, işin aslı başka falan demesin, gerçeği saptırmasın. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi denetiminden geçti.

❗️Katliamın masum mu masum mağdurlarını rahmetle anıyorum.

❗️Hainleri lanetliyorum. 

❗️Gerçekleri hala   saptırmaya çalışıp, alçakları bin çeşit sebeple aklamaya çalışanları ağır şekilde kınıyorum.

23.06.2020 - BARO BAŞKANLARININ ANKARA'YA YÜRÜYÜŞÜ (II)

Ankara girişinde polis tarafından yürümelerine izin verilmeyen baro başkanlarımızın yanına gittim. 

Anayasamıza göre silahsız, saldırısız kamu güvenliğini tehlikeye atmayan yürüyüş yapmak temel haktır. Dün bütün gün sabahın ilk ışıklarına kadar yaptığımız görüşmelere bu sabah da devam ettik. Defalarca Sayın Adalet Bakanı, İçişleri Bakanı ve Meclis Başkanımızla görüştüm. Bu sabah İçişleri Bakanımızla görüşmemizde sorunun çözüldüğü bilgisini aldım. Keşke bunları yaşamasaydık. Türkiye’nin bu krizlere değil, kucaklaşmaya, birlikte çalışmaya ihtiyacı var. 

Ankara dışından gelen baro başkanlarımız Ankara girişinde dün kısa bir yürüyüş yapıp oradan otobüslerle Anıtkabir’e geçmek istemişlerdi. Biz de kendilerini yönetim kurulumuz ve bazı baro başkanlarımız ile birlikte Anıtkabir’de bekliyorduk. Şehir girişinde yollarının kesildiğini ve yürüyüşe izin verilmediğini öğrendik. Atamızın manevi huzurunda saygı duruşunda bulunmadan Anıtkabir’den ayrılmayı doğru bulmadık. Hemen arkasından yönetim kurulumuz ve oradaki baro başkanlarımız Ankara girişine baro başkanlarımızın yanına derhal intikal ettiler. Ben de yetkili makamlarla görüşmek üzere telefon ve ziyaret trafiğine başladım. 

Türkiye Barolar Birliği Başkanı olarak sorunlarımızı yapıcı iletişim yoluyla çözmek için büyük gayret sarfettiğim kamuoyunun malumlarıdır. Elbette sert konuşmaları tercih edenler olabilir. Böyle yapmadığımız için bizi kınayanlar da olabilir. Demokratik yöntemler içinde kalındığı sürece hepsine saygı duymalıyız. Kimse kimseye bir dayatmada bulunamaz. Ne ben yürümek isteyen başkanlarımıza neden böyle yapıyorsunuz diyebilirim ne de başkası bana neden Meclis’te müzakere yürütüyorsun diyebilir. Ancak altını kalın çizgilerle çizmek istediğim bir husus var. Biz yürüyüş yöntemini tercih etmemiş olsak da hukuk sınırları içinde yapılmak istenen bir yürüyüşün engellenmesini kabul edemeyiz. Dün yaşananlar yanlış olmuştur. Başkanlarımızın bir kısmının bana tepkisini de saygı ve hoşgörü ile karşılıyorum. Sabaha kadar o şartlarda dışarıda kalıp sakin olmalarını beklemiyorum. Elbette birlik başkanlarına sitem de edebilirler, kıza da bilirler. Önemli olan bu aşamada sorunun çözülmesidir. Dilerim bundan hepimiz yapıcı sonuçlar da çıkarmayı başarırız. Halkımız da meslektaşlarımız da sorunlara çözüm bekliyor. Kavga istemiyor.

22.06.2020 - BARO BAŞKANLARININ ANKARA'YA YÜRÜYÜŞÜ (I)

Bazı baro başkanlarımızın Ankara girişinde yürümek istemelerine polisin izin vermemesi üzerine Ankara'da bir dizi görüşme gerçekleştirdim. 

TBB Yönetim Kurulu Sayman Üyesi Av. Sabri Erdal Güngör ile birlikte TBMM Başkanı Mustafa Şentop’u ziyaret ederek, bir süre görüştüm. 

Görüşmenin ardından basına  açıklama yaptım ve krizin çok kısa sürede çözüleceğini belirterek, şunları söyledim:
“Biz Türkiye Barolar Birliği olarak baroların yapısını ve seçim sistemini ilgilendiren kanun teklifi ön hazırlıkları ile ilgili Meclis’te çok yoğun bir çalışma içindeyiz. Altını çizerek söylüyorum çoklu baroyu doğru bulmuyoruz. Bunun yanlışını da gerekçeleri ile anlatıyoruz. 

POLİS İZİN VERMEDİ

Bugün bazı baro başkanlarımız çeşitli illerden Ankara’ya geldiler ve şehir girişinde kısa bir yürüyüş yaparak, Anıtkabir’e geçmek istediler. Silahsız saldırısız şiddetsiz yürüyüş yapmak temel haktır. Polis ise otobüslerle Anıtkabir’e gidilebileceğini ama yürüyüşe izin vermeyeceklerini söyledi. Ben ve bazı baro başkanlarımız şehir dışından gelen baro başkanlarımızı Anıtkabir’de bekliyorduk. 

BAKANLAR, TBMM BAŞKANI VE EMNİYET MÜDÜRÜ İLE GÖRÜŞTÜM

Haberi alınca önce saygı duruşumuzu gerçekleştirdik. Sonra TBB YK üyeleri ve oradaki tüm baro başkanları şehir girişine intikal ettiler. Ben de o andan itibaren Adalet ve İçişleri Bakanlarımızla, Ankara Valimizle, Emniyet Genel Müdürümüzle görüşüyorum. Kimseye zararı olmayan bu yürüyüşün engellenmesinin yanlış olduğunu izah ediyorum. En son sayın Meclis Başkanımıza gittim. Kendisi de devrede. Krizin kimseye faydası yok. Çözüleceğine inanıyorum. 

MESLEKTAŞLARIMIZ VE VATANDAŞLARIMIZ KRİZ DEĞİL ÇÖZÜM İSTİYOR

Biz TBB olarak yürüyüşe katılmıyoruz. Onun yerine Meclis’te çalışmayı tercih ediyoruz. Ancak yürümek isteyen başkanlarımızın bu taleplerini saygıyla karşılıyoruz. Temel haklarının engellenmesini doğru bulmuyoruz. Belki bazıları sorunlara yaklaşımımızdaki yöntem farklarından düşmanlıklar yaratmak isteyebilir. Buna gerek yok. Meslektaşlarımız da vatandaşlarımız da kriz değil çözüm istiyor. Kavga değil huzur istiyor. 

HEPİMİZİN HOŞGÖRÜLÜ OLMASI LAZIM

Hepimizin birbirimize hoş görülü olması lazım. Biz TBB olarak meslektaşlarımızın dağ gibi birikmiş sorunlarını çözmek için çalışıyoruz. Tüm barolarımızla da bu konuda her zaman olduğu gibi işbirliği yapmaya devam ediyoruz.”

17.06.2020 - ÇOKLU BARO VE ONLINE DURUŞMA

Çok değerli meslektaşlarım, çok değerli vatandaşlarımız,

Öncelikle sınır ötesi harekât yapan kahraman ordumuza başarılar diliyorum. 

Bugün adliyeler açıldı. Aman maskeye, mesafeye, hijyene dikkat. Bir takım sorunlar var. Aşacağız.

Bu arada biliyorsunuz, baroların yapısına ve seçim sistemine ilişkin Meclis’te fikri bir çalışma yürüyor. Somutlaşan bir teklif taslağı henüz yok. Farklı düşünceler mevcut. Biz TBB ve tüm barolar olarak çoklu baro yapısını doğru bulmuyoruz. Delege yapısı ve seçim sistemine ilişkin ise farklı farklı düşünceler var. Ancak değişikliklerin aceleye getirilmesini istemiyoruz. TBB ve barolar olarak sürecin daima içinde olmayı talep ediyoruz. Bizlerin, akademisyenlerin, uzmanların katılımıyla bir çalışmanın geniş zamanda yapılması düşüncesindeyiz. 

Düşüncelerimizi paylaşmak üzere geçtiğimiz hafta Sayın Adalet Bakanı’na, Sayın Kamu Başdenetçisi’ne ve Meclis’te grubu bulunan siyasi partilere katılan baro başkanlarımızla birlikte gittik. Düşüncelerimizi uzun uzun paylaştık. 

Çoklu baro fikrinin, üye sayısı 5 bini aşan barolarımızla yani Ankara, İstanbul ve İzmir’le sınırlı olarak tartışıldığını öğrendik. Ancak ilkesel olarak bunun yanlış olduğunu söylemeye devam ediyoruz. Bu noktada üzüldüğüm için sizlerle paylaşmak istediğim husus şu: Söz konusu değişiklik düşüncesi gerçekleşir ise bundan doğrudan doğruya etkilenecek üç baromuzun başkanı Meclis’teki çalışmalara katılmadı. Bu barolarımız bölünmesin diye çırpınan yine TBB ve Anadolu baroları oldu. Kanunlar Meclis’te yapılır. Milli irade Meclis’te tecelli eder. Milli iradenin oluşumu sürecinde Meclis’te görüşme yapmak zul değil, görevdir. Biz konuyu takibe devam ediyoruz. 

Öte yandan bugün bazı barolarımız Meclis’teki görüşmelerin üzerinden sadece bir hafta geçmiş olmasına rağmen bir dizi demokratik eylem çağrısında bulundu. Saygı duyuyorum. Ancak özellikle Ankara, İstanbul ve İzmir baroları başta olmak üzere “bu konu benim meselemdir” diyen tüm barolarımızın kendi yönetimleri tarafından ayrı ayrı genel kurullarını olağanüstü toplamalarını öneriyorum. O genel kurullarda her avukat düşüncesini paylaşacaktır. Kuşkusuz, baro yönetimlerine ağır eleştirilerde olacaktır. Ancak bu eleştirilerden kendi payına düşeni çıkarmak ve doğruyu bulmak her yöneticinin görevidir. Hukuk içerisinde en etkili ve kamuoyu oluşturmaya yönelik eylem bence bu barolarımızın genel kurullarını toplamaları, meslektaşlarımızı dinlemeleri olacaktır. 

Değerli meslektaşlarım. 

Bugün öncelikle avukatları ilgilendiren ama tüm vatandaşlarımızı da ferahlatacak bir büyük gelişmenin ilk adımını attık. Online duruşma. Her konuda tezvirat yapanlara fırsat vermeden hemen söyleyeyim. Bu sistem dileyen avukatın adliyeye, duruşma salonuna gitmesine engel getirmiyor. Ancak sistemi kullanan avukatlar ve onların müvekkili olan vatandaşlar açısından çok önemli bir kolaylık ve tasarruf sağlıyor. Basın mensuplarına Ankara Batı Adliyesi’nde konu ile ilgili yaptığım açıklamayı da yazılı olarak burada kayda geçsin düşüncesiyle aynen aktarıyorum. Sağlıcakla kalın.  


Türkiye Barolar Birliği Başkanı Av. Prof. Dr. Metin Feyzioğlu, online duruşmanın hayata geçirildiği ana tanıklık ettiklerini söyledi. 
Geçen senenin 30 Mayıs’ından bu yana muazzam işler yapıldığını söyleyen Feyzioğlu, “Son 1 yıldır avukatlık mesleğine yapılan hizmetin, katkının karşılığını 10, 20, 30 yılda belki bulursunuz belki bulamazsınız. O kadar büyük iş yapıldı. Yargı hizmetlerinin kalitesinin artırılması noktasında son 1 yıldır 2 yıldır yapılanlar gerçekten onlarca yıla bedel. Neden? Çünkü diyaloğu gerçekleştirdik, işbirliğini gerçekleştirdik, ortak amacımız, davamız bu millete en iyi en kaliteli hizmeti vermek dedik. Biz çünkü yüzde yüzümüz Türk milletiyiz. Bizi yüzdelere kimse bölemez ve yargı bizim kucaklayıcı, birleştirici paydamız” diye konuştu, Adalet Bakanı Abdulhamit Gül ile bakanlık çalışanlarına teşekkür etti. 

Birileri online duruşma mı olur dedi ama biz çalıştık

Adalet Bakanı’nın mesleğin içinden, adliye koridorlarından geldiğine vurgu yapan Feyzioğlu, “Adliyenin koridorlarından gelmeyen birileri, bu hizmet 6 ay önce açıklandığında yerden yere vurmaya kalkıştı. Online duruşma olur mu dediler. Anlatmaya çalıştık. İsteyen yine duruşmaya gelecek. Çünkü hâkim duruşmayı evinde yapmayacak dedik. Fakat hayatlarında her şeye karşı çıkanlar, karşı çıkacak hiçbir şey bulamayınca kendilerine karşı çıkanlar var. Neyse ki az sayıda bunlar. Bunlar çözüm olan her yere bir sorun getiriyorlar. Olmaz dediler. Sonra maalesef pandemi şartları bizim 6 ay önce Sayın Bakanımızın bu olmalı dediği projenin, kelimeyi bilerek söylüyorum, avukatların bekası için ne kadar hayati olduğunu, yargı hizmetlerinin devamı için ne kadar hayati olduğunu ispatladı. Eğer biz bu pandemi şartları öncesinde daha büyük bir teşvik görseydik, 6 ay önce hadi hep birlikte yapalım demiş olsalardı belki daha önce biterdi. Ama şükürler olsun biz çalıştık. Bakanlığımız çalıştı ve bugün online duruşmanın pandemi şartlarında ne kadar hayati olduğunu biliyoruz” diye konuştu.

Avukatlar için bulunmaz bir fırsat

Online duruşmanın hem avukatlar için ekmek meselesi olduğunu ama yargıda maliyetleri de düşüreceğinden vatandaşlar için bulunmaz bir fırsat olduğunu belirten Feyzioğlu, şunları söyledi:
“Vatandaşımız bundan sonra sadece bir duruşma günü almak için saatlerce şehirlerarası yola gitmek zorunda olan avukatın maliyetini üstlenmek zorunda kalmayacağından vatandaşımız açısından da yargı hizmetleri anlamlı şekilde ucuzlayacak. Ama yargılamanın kalitesi misli ile artacaktır. 

Lütfen hizmetin parçası olun.

Türkiye'de 50 binin üzerinde 5 yıl ve kıdemin altında avukatımız var. 17.500 bir yılını tamamlamamış avukatımız var ve bunlar çok büyük bir hayat mücadelesi veriyorlar. Bu arkadaşlarımızın, meslektaşlarımızın hayat mücadelesinin zorluğuna sırt çevirip yapılan her hizmete bir kusur bulanlara buradan rica ediyorum. Lütfen hizmetin bir parçası olunuz. Lütfen taş üstüne siz de bir tuğlayı koyunuz. Hep birlikte çok güzel işlere gelin imza atalım diyorum.”


14.05.2020 - ÇOKLU BARO VE NİSBİ TEMSİL

Sayın Meslektaşlarımız ve Vatandaşlarımız;

Kamuoyunda, baroların seçim sistemine ilişkin yapılacağı yetkili makamlarca dile getirilen değişikliğin ne olduğu, nasıl olacağı konuşuluyor. 

Barolar, hukukun üstünlüğünün, savunma ve adil yargılanma hakkının vazgeçilmez unsurlarıdır. Bu sebeple, baroların seçim sistemine ilişkin başlayan tartışma sadece avukatları değil, tüm toplumu ilgilendirmektedir. 

Sizlere bu süreçte yaptıklarımızı anlatmak istiyorum: 
İlk olarak şunu ifade etmeliyim. Tercih ettiğimiz yöntem kavga değil etkili iletişimdir. 

Türkiye Barolar Birliği olarak ilk günden itibaren, gelişmekte olan sürece ilişkin yapıcı yönlendirmelerde bulunmak için büyük gayret sarf ediyoruz. İlgili her kurum ve yetkili ile yakın temas halindeyiz. 

Baroların seçim sistemine ilişkin değişiklik konusu gündeme geldiğinde Yönetim Kurulumuz barolarımıza, elimizde her ne kadar somut bir teklif metni olmasa da kamuoyunda tartışılan hususları esas alarak görüşlerini sordu.  

Bazı barolarımız bildiri şeklinde, bazı barolarımız da ayrı ayrı gönderdikleri yazılarla görüşlerini ifade ettiler. Elimize ulaşan görüşleri sözlü olarak ilgili tüm makamlara ilettik. Görüşler tamamlandığında, yazılı olarak da sunacağız. 

Sayın Meslektaşlarımız ve Vatandaşlarımız,

Baroların seçim sistemine ilişkin yapılması düşünülen değişikliğe ilişkin bir teklif henüz Meclise sunulmadığı için elimizde  somut bir metin yok.  Öte yandan, basına yansıyan haberler ile sürekli yaptığımız temaslardan elde ettiğimiz bilgiler çerçevesinde şunu söylememiz mümkün. Değişikliğe ilişkin yürütülmekte olan çalışmalar iki alternatif olarak beliriyor:  

1) Baro kurullarının seçiminde, tıpkı TBMM’nin oluşumunda olduğu gibi nisbi temsilin getirilmesi ve baroların delege sayılarının artan avukat sayılarına göre yeniden düzenlenmesi. 

2) Çoklu baro. Yani belirli sayıda avukatın bir araya gelerek bir ilde baro kurması. Böylece her ilde birden çok baro kurulabilmesi. 

ÇOKLU BARO

Çoklu baro nedir? Bir ilde dileyen belli sayıdaki avukatın bir araya gelerek baro kurması demektir.

Şunu kesin olarak söylemek istiyorum. Türkiye’de istisnasız tüm barolar, çoklu baro sistemine karşıdır. Türkiye Barolar Birliği olarak biz de Dünya’da örneği olmayan bu “sistem”in sakıncalarını, konu birkaç sene önce gündeme getirildiğinde açıklamıştık. Konu neticede kapanmıştı. Bugün de ilgili her kurum ve yetkili her makama çoklu baronun sakıncalarını somut gerekçelerle anlatıyoruz.  

NİSBİ TEMSİL 

Barolarımızın bu konuda farklı görüşleri var. Barolarımızın bir kısmı sistemin aynen kalması gerektiği düşüncesinde. Bir kısmı, nisbi temsili destekliyor. Bunlardan bir kısmı sadece TBB delegasyonunda nisbi temsil olmalı diyor. Bir kısmı da örneğin mensup sayısı 1000’i geçen barolarda değişiklik yapılsın görüşünde. 

Sayın Meslektaşlarım ve Değerli Vatandaşlarımız, 

Sizlere, tartışmaları, görüşleri ve çeşitli çalışmaları özetledim. 

Süreci yakından takip ediyoruz. Tüm iletişim kanallarını açık tutarak görüşlerimizi dile getiriyoruz. 

Gelişmeler hakkında sizi bilgilendirmeye devam edeceğiz. 

Avukatlık Kanunu’nun 110. maddesinin Türkiye Barolar Birliği’ne yüklediği sorumluluğu bugüne kadar olduğu üzere bundan sonra da en etkili şekilde yerine getireceğimizden kimsenin şüphesi olmasın. 

En derin saygılarımla. 

Av. Metin FEYZİOĞLU

Türkiye Barolar Birliği Başkanı

22.04.2020 - KRİZ SONRASI NELER YAPILMALI?

🖍Koronavirüsü sebebiyle pek çoğumuz ekonomik sıkıntıdayız.  Sevdiklerimiz hayatta kalsın, hayatta kalalım tekrar toparlarız inşallah.  Umudumuza sımsıkı sarılalım. Bu da geçer.

🖍Dünyanın yaşadığı en büyük ekonomik buhran olan 1929 buhranından bu yana yaşanacak en büyük krizin dünyayı sarsacağı söyleniyor. Hazır olmalıyız. 

📌Sağlık sektöründe çok güçlüyüz. İspatladık. Geliştirmeli ve sağlık turizminde dünya birincisi olmalıyız. 

📌İlaç, aşı ve serum üretimine başlamalıyız. 

📌Bir virüs enstitüsü kurup, dünyaya bilim ihracı etmeliyiz. 

📌Virüs salgını geçtikten sonra ülkeler nüfuslarını beslemekte çok zorlanacaklar. Biz potansiyel olarak şanslıyız. İleri teknoloji tarımla bunu  azami ölçüde değerlendirmeliyiz. 

📌Tarıma dayalı sanayiyi geliştirmeliyiz. 

 
✅Mustafa Kemal Atatürk’ün 1929 buhranında Türkiye’yi ekonomik yıkımdan kurtaran reçetesi bugün her zamankinden daha çok geçerli: Hammaddesi Türkiye‘de çıkan sanayi kurmak. İşte ondan tarıma dayalı sanayi diyorum. 

💯Celal Bayar’ın, Mustafa Kemal’in talimatıyla çıktığı doğu gezisinde ekonomi bakanı olarak hazırladığı “doğu raporu” tekrar okunmalı. Tek tek hangi ilde, hangi ilçede hangi fabrikanın kurulacağına kadar yazılmış geçerliliği bugün de devam eden bir rapor. 

 🧐 Bu arada pek çok kurum destek paketleri açıklıyor. Yetmediğini biliyorum. Ancak dünyanın en güçlü ekonomilerine sahip olan ülkeleri de sıkıntıda. 

🌻 Destek paketleri farklı farklı zamanlarda ilan edildikleri için bir kısmının yararlanma imkanı olan vatandaşlarımızca bilinmediğini gözlemledim. Bir katkı sunmak amacıyla arkadaşlarımızla birlikte bu paketleri toparlamaya çalıştık. İlişikte sunuyorum. 

🌻🌻Sağlıklı günler dilerim. Bu virüsün bize öğrettiği bu dileğin öylesine söylenmiş bir cümle olamayacağı. Yürekten diliyorum.

22.04.2020 - ONLINE SEYREDEBİLECEĞİNİZ OYUNLAR

ONLINE SEYREDEBİLECEĞİNİZ OYUNLAR


Ankara Devlet Tiyatrosu

Reis Bey

Leyla İle Mecnun

Osmancık

Bornova Şehir Tiyatrosu

Bir Anarşistin Kaza Sonucu Ölümü

İşgüzar Bir Tekerrür

Küheylan

Kral Lear 1 , 2

İstanbul Devlet Tiyatrosu

 Bir Nefes Dede Korkut

Eskişehir Şehir Tiyatroları

Bir Şehnaz Oyun

Gergedan

Keşanlı Ali Destanı 1 , 2

Ağır Roman

Van Devlet Tiyatrosu

Kahvede Şenlik Var

Nilüfer Kent Tiyatrosu

Şark Dişçisi-1 , 2

Romeo & Juliet

İki Efendinin Uşağı-1 , 2

Tersine Dünya

III. Reich'ın Korku Ve Sefaleti 1 , 2

Titanik Orkestrası

Cambazın Cenazesi

Kanlı Düğün

Çöl Oyunu

Trabzon Şehir Tiyatrosu

444

Kafes

Dokuz Canlı

Afyon Belediye Şehir Tiyatrosu

Bana Bir Şeyhler Oluyor

Haybeden Gerçeküstü

Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz

Tiyatro Pangar

Kozalar

Dostlar Tiyatrosu

Marx'ın Dönüşü

Sivas'93

Levent Üzümcü

Anlatılan Senin Hikayendir

Haluk Bilginer

Şekspir Müzikali

Levent Kırca Tiyatrosu

Azınlık

Nejat Uygur Tiyatrosu

Zamsalak

Kadro Pa

Macbeth Mutfakta

Proje No2

Hizmetçiler

Mekan Artı

80'lerde Lubunya Olmak

Şiddet Üçlemesi 2 - Şeker

Üç kişi

İTÜ Müzikal Topluluğu

Sidikli Kasabası 1 , 2

Nazım Hikmet Kültür Merkezi

En Gerçek Masal - Ç.O

Galata Perform

Aksak İstanbul Hikayeleri

Tiyatro Ak'la Kara

Karımın Kocası

Patron Kim ?

Yargı

Kadın Aklı Erkek Aklı

Audition

Kelebekler Özgürdür

Tiyatro Oyunevi

 Tiyatro Öldü

Tiyatro Mundus

Beckett

Marat Sade

Akıl Defteri

Hareket Atölyesi

Ahhval

Ülke - Yolculuk - Hafıza

İnsan(Lık) Hali

Kül Kadın

Ruhiye

Fulya Peker

Dem

Veba

FMV Işık Müzikal Topluluğu

Lüküs Hayat 1 , 2 , 3

Hisseli Harikalar Kumpanyası 12

İstanbul Efendisi 1 , 2

Tosunpaşa 1 , 2

Enka Tiyatro Kulübü

Yedi Kocalı Hürmüz 1 , 2

İçimizden Bir Ekip

 Risus Sanat

Bonus

Küçük Kara Balık



 

23.02.2020 - BİZ BU OYUNU DA BOZARIZ

1) Bölge gücü Türkiye, Suriye'den değil, Suriye kapanından çıkmalıdır. Çok daha geniş bir bakış açısıyla, tüm bölgedeki milli menfaatlerimizi korumaya odaklanmalıdır. 

Şu soruyla başlayalım. 

Neden Suriye’ye girdik? ABD’nin doğrudan, Rusya’nın dolaylı olarak desteklediği PKK’nın sınırımızda bir terör devletimsisi kurmasını önlemek için. 

Haklı mıydık? Evet.

2) Emperyalistlerin büyük hedefini gördük. Nedir bu hedef? Irak’ın kuzeyinde kurdurdukları devletimsi ile Suriye’nin kuzeyinde PKK’ya kurdurmak istedikleri devletimsiyi bir süre sonra birleştirmek. Sonra da daha demokratik olduğu yalanını her türlü algı yönetimi aracıyla yaymak suretiyle Türkiye’yi eyalet sistemine geçirmek. Ardından üç parçayı, sonra da İran’dan dördüncü parçayı koparıp birleştirmek.

3) Biz Suriye’ye, Türkiye’nin toprak bütünlüğünü korumak için, yukarıda açıkladığım sebeple girdik. Uluslararası hukuka göre de haklıydık. Meşru savunma hakkımız kapsamında müdahale ettik. Yaptığımız mutabakatlara dayandık.

4) Yani asıl hedefimiz Türkiye’nin toprak bütünlüğünü korumaktı. Bir diğer hedefimiz ise yeni göç dalgalarını önlemek idi.

5) Bugün geldiğimiz noktada Suriye Devleti ordusuyla karşı karşıyayız. Karşılıklı zaiyat verilen sıcak çatışmalar yaşıyoruz. Kahraman şehitlerimize Allah’tan rahmet diliyorum. 

6) Suriye ordusu, Suriye’de askeri varlığımızı sürdürmemiz açısından bizim için en önemli dayanak olan Ruslar tarafından destekleniyor. Dolayısıyla Suriye’de aslında dolaylı bir şekilde Rusya ile çatışma ortamına girmiş bulunuyoruz. Bu durum, bir bölge gücü olan Türkiye’nin sadece sınır güvenliğine ilişkin menfaatlerini tehlikeye sokmuyor. Kıbrıs ve Libya da dahil olmak üzere Doğu Akdeniz’deki meşru menfaatlerimizi korumamızı zorlayacak bir konjonktürü tetikliyor.

BİZ BU OYUNU DA BOZARIZ

7) ABD ise YPG diye adlandırdığı PKK’yı tüm gücüyle desteklerken, bizi Suriye ordusuyla ve dolayısıyla Rusya ile çatışmaya sokmak için tatlı dille sürekli tahrik ediyor.

8) Biz bu oyunu da bozarız. Devlet aklını kullanırsak yepyeni bir oyun kurulmasını sağlarız. Türkiye’nin milli menfaatlerini koruruz.

9) Bunun için Suriye’deki askeri varlığımızın ana sebebini asla unutmamamız gerekir: Türkiye’nin üniter yapısını korumak. Çünkü Türkiye’nin üniter yapısının korunması Suriye’nin üniter yapısının korunmasına bağlıdır.

10) Hep söylediğimiz gibi bölgede Suriye’nin üniter yapısını korumak isteyen üç devlet vardır. Suriye, Türkiye ve İran. 

Şu hâlde milli hedefimiz Türkiye’nin üniter yapısının korunması olduğuna göre, bu hedefe ulaşmak için stratejimizi gözden geçirmemiz gerekiyor ise, bunu yapmak zorundayız. Değişen şartlar sebebiyle, mevcut stratejinin hedefe ulaşılmasını sağlamayacağı veya başka bir yol izlendiğinde hedefe daha kolay erişilebileceği anlaşıldığında, yeni strateji geliştirmekten çekinmemek gerekir. Millî hedefler kalıcıdır. Stratejilerde ise revizyon olabilir, inatçılık olmaz.

11) ABD ile Rusya’nın arka kapı diplomasisi ile başka anlaşma ihtimalleri üzerinde görüşüyor olması mümkündür. Türkiye de köklü devlet yapısı ile muhtemelen benzer girişimler içindedir, olmalıdır.

ESAD İLE DOĞRUDAN GÖRÜŞMELİYİZ

12) Neticede çıkış yolu, başta Suriye Hükümeti olmak üzere herkesle Türkiye’nin doğrudan görüşmesidir. 

a) Rusya’nın Türkiye’yi gözden çıkarması, onlar açısından maliyeti çok yüksek bir seçenektir. 

b) Aynı husus ABD için de geçerlidir. 

c) "Yurtta barış, dünyada barış" ilkesi temelinde kurulmuş ve 97 yıldır bölgesinde bir barış ve güvenlik adası olarak varlığını devam ettiren Türkiye Cumhuriyeti de hiçbir müttefikini, komşusunu ve Rusya dahil dayanışma içinde olduğu hiçbir devletle ilişkisini kesme ya da kötü olma lüksüne sahip değildir. 

Hep söylüyoruz, devletlerin dostları ya da düşmanları olmaz, milli menfaatleri olur. 

Şunu da ekleyelim. Bir bütün olarak Suriye'nin istikrarının yeniden sağlanması halinde, ülkemizdeki milyonlarca sığınmacıyı geri gönderme imkanına da kavuşuruz. 

13) Bu çerçevede Türkiye’nin milli menfaati, Suriye Devleti ile Suriye’nin toprak bütünlüğünü korumak için askeri ve ekonomik dayanışma içine girmektedir. 

Suriye askeri kuvvetlerinin askerlerimize yönelik saldırıları asla kabul edilemez. En ağır şekilde de karşılıklarını almışlardır. 

Öte yandan gerginliğin tırmanması daha sert çatışmalara, çatışmalar ise sonunda bizi Rusya ile karşı karşıya getirecek geniş kapsamlı ve sonuçları bugünden kestirilemez bir büyük anlaşmazlığa sürükleyebilecektir.

14) Yapılması gereken şudur: Rusya’nın, Suriye Hükümeti’ni kendi halkına yönelik olası saldırı ve zulümlere karşı frenlemesini sağlamak. Karşılığında, Suriye Devleti’ne topraklarını ayrılıkçı unsurlardan temizlemesi için destek vermek. Sonrasında da Rusya, İran ve Çin ile birlikte Suriye’nin imar ve ihyasna girişmek. Suriye anayasasının da üniter devlet esaslı yazılmasını sağlamak. 

Bütün bunların neden şart olduğunu iyice anlamak için de, elbette, Türkiye’nin sadece Suriye’deki değil, tüm Doğu Akdeniz’deki menfaatlerini birlikte düşünmek. Tahriklere kapılmamak. Duygularla değil, devlet aklıyla hareket etmek.

15) Suriye ile yeniden ilişki kurulurken, sivil toplum ve meslek örgütlerinden de katkı alınmalıdır. Örneğin, Türkiye Barolar Birliği ile Suriye Barolar Birliği’nin, TOBB ile Suriye’deki Ticaret Odaları’nın doğrudan ilişki kurması, kamu diplomasisini işletecektir. Kurulacak köprü üzerinden iki devletin doğrudan ilişki kurması daha kolay olabilecektir.

16) Son haftalarda mutabakatlar üzerindeki anlaşmazlıklar sıcak çatışmalara dönüşmüş olsa da, Türkiye’nin, Suriye ve Doğu Akdeniz’e yönelik kayda değer ölçüde olumlu gelişme gösteren dış siyasetini dikkate aldığımızda, bu açıklamalarımız yönünde olumlu gelişmeler olacağına dair bir beklentimiz vardır. En azından milli kaygılarla dile getirdiğimiz talebimiz / çözüm önerimiz bunlardır. 

18.02.2020 - BUNDAN SONRA "KIBRIS SORUNU" SADECE RUM'UN SORUNU OLACAKTIR

Kıbrıs Türkü, kendi geleceğine kendi karar verecektir.

Kıbrıs Türkü ile Türkiye’nin menfaatleri arasında hiçbir çatışma yoktur.

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ile Türkiye Cumhuriyeti arasında ayrılmaz bir bağ vardır.

Türkiye’nin ve Kuzey Kıbrıs’ın hem güvenliği hem refahı karşılıklı olarak birbirine bağlıdır.

TÜRKİYE'NİN GÖREVİ...

Kapalı Maraş, Kıbrıs Türkü’nün iradesi ile açılacaktır. Buna inanıyorum. Kıbrıs ekonomisi bu sayede belki de beş yüz kat büyüyecektir. Maraş açılımı Kıbrıs sorununun çözümünde koçbaşı olacaktır. Rumların Kıbrıs Türküne uyguladığı kitlesel ambargo ve izolasyon şeklindeki insan hakkı ihlalleri bu sayede sökülüp atılacaktır. Bundan sonra "Kıbrıs sorunu" sadece Rum'un sorunu olacaktır. 

Türkiye’nin görevi, Kıbrıs Türkü’nün önünü açmaktır. Rum fonlarıyla beslenip algı operasyonları yapan birtakım yapıların ve kişilerin, Rum ambargosuyla bunalmış tek bir Kıbrıs Türkünü bile tereddüte düşürmesini önleyecek adımları atmaktır Türkiye'nin görevi.

Kuzey Kıbrıs doğru bir stratejiyle ekonomik alanda da zirvelere tırmanacaktır. Bundan hiç şüphe duymuyorum. 

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'ni kimlik kartını taşımadığım ikinci ana vatanım gibi gördüğümü söyleyerek bu cümleleri yürekten sarf ettiğimde malum çevrelerin şahsıma yaptıkları en seviyesiz saldırılar, attığımız adımların doğru olduğunun ispatıdır. 

Türkiye Cumhuriyeti ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ilelebet yaşayacaktır. Kıbrıs Türkü asla Rumun sömürgesi olmayacaktır.

11.02.2020 - ABD İDLİB'TE TÜRKİYE'Yİ TUZAĞA ÇEKEBİLİR

Kastamonu’dan dönüyoruz, Ilgaz Dağı Tüneli çıkışındayız. Burası Milli Mücadele’nin İstiklal Yolu mevkii. Şehitlerimize rahmet olsun.

Suriye’de gelişen durum...

Ordumuz güçlüdür.

Devletimizin gereğini yapacak askeri gücü vardır. Öte yandan kalıcı başarılar askeri güç ile desteklenmiş ekonomik, siyasal ve kültürel ilişkilerle sağlanır.

Türkiye,  bölgenin en güçlü ve büyük devletidir. Bu sebeple Doğu Akdeniz ve Kıbrıs’a yönelik işgal stratejileriyle, Suriye’nin ve Irak’ın kuzeyinde PKK devletinin kurulması planlarıyla mücadele etmek zorundadır.

Büyüklük pek çok alanda ve cephede mücadeleyi gerektirir. Bunların hepsinde birden ise silahlı mücadele yapılamaz.

Bu noktada ABD’nin bizi Suriye üzerinden Rusya ile silahlı çatışmaya sokma provokasyonlarına karşı son derece temkinli olmak zorundayız. Rusya da gerginliğin tırmanmasının kendisine zarar vereceğini görmeli. Türkiye ile Suriye’nin doğrudan görüşmelere başlaması için ortamı hazırlayıcı adımları atmalı.

Devletlerin dostları ya da düşmanları olmaz, milli menfaatleri olur. Türkiye ile Suriye’nin milli menfaati, Suriye’nin toprak bütünlüğünün sağlanması hususunda örtüşmektedir. İki devlet arasında çıkacak sıcak bir savaş, sınırlarımızın dibinde PKK devleti kurmak isteyen emperyalist güçlere yarayacaktır.

06.01.2020 - OKUMADAN VE DİNLEMEDEN ÖNCE

BU KONUŞMA, KANAL İSTANBUL'U SADECE VE SADECE MONTRÖ AÇISINDAN ELE ALMAKTADIR. ÇEVRESEL ETKİ AÇISINDAN DEĞİL. EKONOMİK AÇIDAN DEĞİL. AMACI, HERKESİ ( İKTİDAR, MUHALEFET, VATANDAŞLARIMIZ) MİLLİ GÖZLÜKLERLE DÜŞÜNMEYE SEVK ETMEKTİR.

TÜRK BOĞAZLARI:
Çanakkale Boğazı- Marmara Denizi- İstanbul Boğazı

RUSYA İÇİN YAŞAMSAL ÖNEM TAŞIYOR…
• Rus enerji sevkiyatı
• Askeri güvenlik
• Rus anavatanının savunulması
• Dünyada ve Orta doğuda söz sahibi olması
Çarpıcı tespit: Boğazlar rejimi, Rusya için Suriye’den daha önemli

KISA TARİHÇE:
• 1453 mutlak Osmanlı hakimiyeti
• Kapitülasyonlarla ticaret gemilerine serbesti
• Savaş gemilerine yasak
• 1744: Küçük Kaynarca Anlaşması savaş gemilerine kısmi serbesti
• 1829: tüm yabancı ticaret gemilerine serbesti

Birinci Dünya Savaşı: Efsanevi Çanakkale deniz savaşları ve Gelibolu savunması: ÇANAKKALE GEÇİLMEZ

BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞI YENİLGİSİ: Galip devletlerin yaptığı ilk iş boğazları Türk egemenliğinden almak. Çanakkale’nin iki yakasında Fransız ve İngiliz bayrakları.

LOZAN: 24 Temmuz 1923
İmza tarihinde İstanbul, Trakya ve Boğazlar hala işgal altında. Lozan’da kabul edilen rejim, Uluslararası Boğazlar Komisyonu.
• Silahsızlandırma.
• Türkiye’nin Türk boğazları üzerinde yetkisi sınırlı.
• Yabancı asker de çekiliyor.

MONTRÖ ANLAŞMASI 1936
ARKA PLAN: İkinci dünya savaşı yaklaşıyor.
Almanlar Avrupa’yı işgale hazırlanıyor.
Rusya, olası hedef.
Rusya ne tarafta yer alacak, Almanya’nın mı, İngiltere’nin mi?
Boğazlar savaşın kaderini değiştirebilir.
Kim korumalı?
En güvenilir devlet Türkiye.
Çünkü:
• Çanakkale de ispatladı.
• Yurtta barış, dünyada barış dedi ve uyguladı.
• Tüm komşuları ile dost.
• Çağdaş ve saygın.

Türkiye’nin ısrarlı girişimi, etkin ve aktif diplomasisi sonucu: Montrö anlaşması imzalandı.

NETİCE:
• Uluslararası Boğazlar Komisyonu lağvedildi.
• Boğazların iki yakasının mutlak egemenliği Türkiye’ye geçti.
• Askersizleştirme uygulaması bitti.
• Türk askeri, boğazlara yerleşti.
• Geçiş rejiminin kontrolü Türkiye’ye verildi.

MONTRÖ ANLAŞMASININ HASSAS DENGESİ:
• Rusya’nın (o zamanki SSCB’nin) ve Karadeniz’e kıyısı olan ülkelerin güvenliğini gözetmek.
• Karadeniz’e kıyısı olmayan ülkelerin savaş gemilerine sınırlama getirmek.
• Rusya’nın sıcak denizlere inişinde çeşitli kontrol mekanizmalarını öngörmek.
• Ticaret yollarını açık tutmak.
• Ticaret gemilerine serbesti, savaş gemilerine kısıtlama.

MONTRÖ’YE GÖRE TÜRKİYE’NİN GÜVENLİĞİ:
Türkiye savaşta ise veya kendisini savaş tehlikesi altında hissederse boğazları tamamen kapayabilir.

KARADENİZ ÜLKELERİ NASIL KORUNUYOR?
• Üçüncü ülkelerin savaş gemilerine toplam ağırlık sınırı var.
• Toplam kalış süresi sınırı var.
• Önceden bildirme zorunluluğu var.
• Uçak gemisi geçişi yasağı var.

KARADENİZ ÜLKELERİNE SINIRLAR:
Denizaltı gemisi geçişi yasağı var.
Önceden geçişi bildirme zorunluluğu var.

HAYATİ BİLGİ:
1. Türk Boğazları uluslararası su yoludur.
2. 1982 BM Deniz Hukuku Sözleşmesi uluslararası su yollarında geçiş serbestisi getirir.
3. Montrö bunun istisnasıdır.
4. BM Deniz Hukuku Sözleşmesi bu istisnayı tanımıştır.

Montrö’ye göre “tam geçiş” kavramı:
Bir geminin; Çanakkale’den Marmara Denizi’nden ve İstanbul Boğazı”ndan geçmesi demektir.
Tam geçiş yapan gemiler Montrö’ye tâbîdir.
Çanakkale boğazından İstanbul’a veya İstanbul boğazından İstanbul’a gelip geri dönen bir gemi Montrö’ye tabî değildir.

ÖNEMLİ BİLGİ:

İnsan yapımı boğazlar rejimi farklıdır.
Uluslararası anlaşma yoksa ve iki sahil aynı ülkeye aitse ulusal kanal statüsü vardır.
Her türlü yetki, o devlete aittir.

HAYATİ BİLGİ:
1. Montrö sözleşmesinin tarafları, daha sonra esaslı değişiklik olduğu gerekçesiyle sözleşmede değişiklik talebinde bulunabilirler.
Nitekim İkinci Dünya savaşı sonrasında, Sovyetler devlet başkanı Stalin talep etmiştir. Boğazlarda egemenlik istemiştir. Almanya’nın yenilmesi ve Sovyetlerin yeni tehdit haline gelmesi sebebiyle batı ülkeleri talebi desteklememiştir.
2. Soğuk savaş sonrasında, Karadeniz ülkelerinin çoğunluğu batı bloğuna geçmiştir. AB üyesi olanlar ve NATO üyesi olanlar vardır. Şartlar yine değişmiştir. Ancak Montrö’ye dokunulması büyük sorunlar yaratacağı için Rusya da batı bloğu da değişiklik talebinde bulunmamaktadır.

KANAL İSTANBUL’UN OLASI ETKİSİ:
• Montrö imzalandığında var olmayan bir su yoludur.
• Coğrafi şartları tamamen değiştirecektir.
• Esaslı değişiklik kapsamına girecektir.
• Montrö’nün tarafları değişiklik talep ederlerse, haklı dayanak sahibi olacaklardır.

HAYATİ BİLGİ:
• Montrö sadece Türkiye’ye egemenlik hakkı vermiyor.
• Rusya açısından savaş sebebi olabilecek bir su yolunda ABD ve Rusya çekişmesinde, Türkiye’nin uluslararası hukuk kalkanına sahip olmasını sağlıyor.
Örnek: Rusya Gürcistan’a saldırdığında ABD uçak gemisi geçirmek istedi. Türkiye, Montrö’ye dayanarak olmaz dedi. Haklı mıydı? Evet!
Kanal İstanbul gerçekleşir ise:
ABD’nin Karadeniz’e Montrö sınırlarına tabi olmaksızın savaş gemisi geçirme ve yığınak yapma taleplerine karşı Türkiye’nin kalkan olarak kullanabileceği bir uluslararası sözleşme olmayacak.
Bunun sonucu nedir?
Türkiye, ABD’ye izin verirse Rusya bunu savaş sebebi yapabilir.
İzin vermezse, ABD ile yeni bir çatışma alanı çıkar.
Ayrıca:
Rusya bu durumu gerekçe göstererek Montrö’nün değişmesini talep edebilir. Hatta çekilebilir.

Soru:
Kanal İstanbul’u yaparsak;
Ne elde ederiz?
Neyi riske atarız?

Çözüm: Kanal İstanbul yapılacak ise Montrö sözleşmesinin tarafları ile uluslararası mutabakat içinde süreç işletilmelidir.
Konunun uzmanları işe dahil edilmelidir. Bu konuda Almanya’da tez yazmış Dr. Kurtuluş Yücel ile yakından çalışmalıdır.
 

27.12.2019 - ANKARA RUHUYLA

“Varolsun taşın, toprağın Ankara”

Osmanlı Devleti 1. Dünya Savaşı’ndan mağlup ayrıldı. Devletin merkezi İstanbul’du. Vatan, Sevr Antlaşması uyarınca işgal altındaydı. Atatürk, 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıktı. 12 Haziran 1919’da Amasya’ya gitti. 23 Temmuz 1919’da Erzurum, 4 Eylül 1919’da Sivas Kongresi’ni topladı. Sivas’tan tüm şehirlere telgraf göndererek, halktan kendilerine bir temsilci seçmesini istedi. Ancak temsilcilerin toplanması için bir yer gerekliydi. Atatürk, Kurtuluş Savaşı’nın en iyi Ankara’dan yönetileceğini düşündü ve 27 Aralık 1919’da Dikmen sırtlarından Ankara’ya geldi. Böylece Ankara milli mücadelenin merkezi oldu. Tam 100 yıl geçti.

27.12.2019 - SÖZCÜ GAZETESİ HAKKINDA

Sözcü Gazetesinin bazı yazarları hakkında çeşitli mahkûmiyet kararları verildiğini öğrendim. Kararların gerekçelerini bilmiyorum. Gerekçeli karar yayınlandığında ayrıntılı bir incelemeyi kamuoyu ile paylaşacağım. Ancak duruşmanın sonunda Cumhuriyet Savcılığının dosyaya sunduğu esas hakkındaki mütalaayı okumuş idim. Kanaatimce mahkumiyete yeter delil yoktu. İddialar somut değil, soyuttu. Soruşturma sürecinde tutuklanmış olan Gökmen Ulu'nun hakkında verilmiş olan tutuklama kararı ise gerekçesi itibariyle hem hukuka aykırıydı hem de FETÖ ile mücadeleyi sulandıracak ölçüde dayanaktan yoksundu.

Yargı Reformu Strateji Belgesi çerçevesinde çıkan ilk pakette bu suçlarla ilgili verilen cezalar temyiz sınırının altında kalsa bile istinaftan sonra temyiz yolu açılmıştır. Bunun sebebi ilk derecede sıklıkla görülmeye başlanan yanlışların istinafta giderilmezlerse temyizde Yargıtay tarafından giderilmelerinin sağlanmalarıdır. Dolayısıyla paketin kanunlaşması genelde tüm gazeteciler özelde de bu somut olay açısından Sözcü Gazetesinin yazarları yönünden büyük önem arz etmektedir.

Mahkûmiyet hükümlerinin istinaf ve temyiz denetimlerinden geçtikten sonra olması muhtemel hukuka aykırılıkların giderileceğini düşünüyoruz. Yargı süreci devam etmektedir. Tarafımızdan da konu yakından takip edilecektir.

Av. Prof. Dr. Metin Feyzioğlu

Türkiye Barolar Birliği Başkanı

10.12.2019 - ARABULUCULUK SINAVINA İLİŞKİN GÖRÜŞLERİM


🔴 Geride sınava çok çalışmış ama kota yüzünden küçük puan farkları sebebiyle başarısız sayılan 20 küsur bin kırgın hukukçu bıraktı.

🔴 Çoğunluk 80-90 bandına sıkıştı. Sınavdan 80 alan mesela 10 yıllık bir avukatın iyi bir arabulucu olamayacağını kim söyleyebilir?

🔴 Amaç kalite olmalı. Barajı geçen herkes hak kazanmalı. Kişisel görüşüm kota sisteminin doğru olmadığı.

🔴 Sınava girip de başarılı sayılanların isimleri verilmeden (kişisel veriye girer çünkü) meslek / iş gruplarına göre dağılımı liste halinde verilmeli. Mesela kaç avukat, kaç hakim, kaç yüksek hakim, kaç bürokrat başarılı olmuş. Bence yarışmanın bu kadar zorlu olduğu bir sınavda yeterince tekrar yapmaya vakti olmayanlar ilk beş bine girecek şekilde 91 ve üstü puan almamışlar ve ilk 5000'e girmemişlerdir.

🔴 40, 50 yaşındaki bir insanın çoktan seçmeli ve cevap şıklarının birbirine çok yakın olduğu bir sınavda 20'li 30'lu yaşlardaki bir kişiye göre şansı biraz daha az olur diye bir tahmin yürütüyorum.

🔴 Sınav sorularının açıklanması gerektiği kanaatindeyim. Daha önce yapılan yazılı sınavlar baraj sınavı idi. Bu ise bir yarışma sınavı. Bir soruyu doğru veya yanlış cevaplamak önemli. O bir sorunun yanlış yazılmış / formüle edilmiş olması sonucu etkiler. Bu sebeple sorular açıklanmalı diye düşünüyorum.

25.01.2018 - AFRİN ALINDIKTAN SONRA NE YAPILACAK, KİME BIRAKILACAKTIR?

Keşke o 170 aydın “savaşa hayır” mektubunu, TBMM’ye değil PKK’ya gönderselerdi.

Türkiye Cumhuriyeti terör örgütlerinin saldırısı altındadır. Meşru savunma halindedir. Bu savaş değil, askeri harekattır. Savaş, iki karşılaştırılabilir güç arasında olur. Türkiye ile terör örgütünü karşılaştırmak olmaz.

Teröristler Afrin’den Türkiye’ye çok sayıda roket atmışlardır. Yaralılarımız vardır. Son roketi de ibadet esnasında Kilis’te camiye atmışlardır hainler. 

Türkiye Cumhuriyeti bu teröristleri pişman edecektir. Yaralılarımıza acil şifalar diliyorum. Dualarımız kahraman askerlerimizledir.

Türkiye Afrin’den zaferle çıkacaktır. Bu sebeple; Afrin’deki sivillerin çok iyi korunması lazımdır. Onlar bizim kardeşlerimizdir. Operasyonun adı zeytin dalıdır. Bu harekatın Türkiye’nin halka uzattığı bir dost eli olması için, sivil halk ve terörist ayrımı çok iyi yapılmalıdır. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bu titizliği gösterdiğine inanıyorum. Bu sebeple olsa gerek, toplama savaşçılardan oluşan ÖSO değil, kahraman ordumuz gövdesiyle ilerlemektedir.

Harekatın Türkiye Cumhuriyeti’nin zaferiyle sonuçlanmasını diledikten sonra, kendine vatansever ve milliyetçi diyen herkesin şu soruyu sorması gereklidir:

Harekatın politik hedefi nedir? Afrin alındıktan sonra ne yapılacak, kime bırakılacaktır? 

Bu harekat;

Afrin alınıp İdlib’te sıkışan radikallere güvenli bir bölge olsun diye yapılmamalıdır.

Girelim, alalım, çıkalım, içeride miting üzerine miting yapalım, sonra ne olursa olsun, YPG isterse geri gelsin diye yapılmamalıdır.

Suriye hükümeti ile ilişkimizi düzeltmek ve Suriye’nin toprak bütünlüğünü korumasına destek olmak tek amaç olmalıdır.

Bu noktada siyasi iktidara şu soruları sormadan geçemeyeceğim:

NE İŞİNİZ VARDI ORTADOĞU’NUN KAOSUNDA?

SİZİ 8 YIL ÖNCE HER KANALDAN UYARDIĞIMDA NEDEN DÜŞÜNMEDİNİZ?

BÜYÜK ORTADOĞU PROJESİ’NİN TÜRKİYE’DEKİ REKLAM SLOGANI OLAN “YENİ OSMANLICILIK”IN TÜRKİYE’Yİ NE BÜYÜK BELALARIN İÇİNE SOKTUĞUNU BARİ ŞİMDİ GÖRDÜNÜZ MÜ?

SURİYE’DEKİ İÇ SAVAŞA BENZİN DÖKMEMİŞ OLSAYDINIZ BUGÜN SURİYE SINIRIMIZDA PKK YOKTU. 4 MİLYON SURİYELİ DE GELMEMİŞTİ.

Bence her gün tekrar yapın:

YURTTA BARIŞ

DÜNYADA BARIŞ...

03.01.2018 - İRAN’DA NELER OLUYOR? NEDEN OLUYOR?

İRAN’DA NELER OLUYOR?

NEDEN OLUYOR?

 

İran’daki protestolar 2009’da yaşanan ve Yeşil Hareketi olarak bilinen olaylardan farklılık gösteriyor. Olanları doğru analiz edersek, Türkiye ve bölgemiz açısından doğru dersler çıkarabiliriz.

2009’daki yaygın protestolar hak ve özgürlük talepleri ağırlıklıydı. Hareketin bir lideri vardı. Bu lider Musavi’ydi. Bugün kendisi ev hapsinde. Bugünkü halk hareketi ise, ekonomik sıkıntılar kaynaklı başladı. Özgürlük talepleri peşine eklendi. Hareketin bir lideri veya koordine eden bir merkezi yok.

Ne olup ne bittiğini değerlendirebilmemiz için İran’daki rejim ve hükümet yapısı hakkında bazı temel bilgilere sahip olmamız gerekiyor. İran’da ikili bir yapı söz konusu:

-Velayet-i Fakih Kurumu

-Cumhurbaşkanı ve Hükümet

Bir de İran Parlamentosu var.

 

***

Velayet-i Fakih Kurumu tamamen din esaslı ve Şii mezhebi odaklı bir yapı. Asıl gücü elinde tutuyor. Halkın, bu Kurumun oluşumuna ilişkin hiçbir yetkisi yok. Başka bir anlatımla, mensupları halkın seçimiyle gelmiyor.

Cumhurbaşkanı Velayet-i Fakih’in izin verdiği adaylar arasından halkoyuyla seçiliyor. Hükümeti, Cumhurbaşkanı belirliyor.

Parlamentodaki milletvekilleri de genel seçimlerle belirleniyor.

Velayet-i Fakih Kurumu’nun altında üç yapı bulunmakta.

-Uzmanlar Konseyi olarak da bilinen Şura,

-Ayetullahlar,

-Şura tarafından atanan Anayasayı Koruma Kurulu.

Velayeti-i Fakih Kurumu; Şii inancına göre, imam mehdi gelinceye kadar devletin ve ümmetin yönetiminde en üst söz sahibi. Bir Ayetullah, yani rehber olan Ali Hamaney bu Kurumun başındaki dini lider. Dini liderin hiçbir siyasi sorumluluğu bulunmuyor. Ancak ordu, yargı, güvenlik ve ekonomi başta olmak üzere sistemin her noktasını kontrol etme yetkisine sahip. Anayasayı Koruma Kurulu’nun 12 üyesinden 6’sını doğrudan doğruya dini lider atıyor. 

İran’da Ayetullahların bankaları, havayolları, taşımacılık şirketleri var. Devrim Muhafızları Ordusu onlara bağlı. Ayrıca “Besic” adı verilen bir milis ordusuna sahipler. Besic, her mahallede seçilen devlet tarafından kendilerine silah ve kimlik verilen, mahallede düzeni bildikleri gibi ve güç kullanarak sağlayan sivil kişiler. Talimatları, Velayeti-i Fakih’in temsilcisi baş rehber sıfatlı Hamaney’den alıyorlar.

Velayet-i Fakih’in altında yer alan Şura ise, İran Parlamentosu’nun kararlarını iptal etme yetkisine sahip. 

Dolayısıyla İran, bir demokrasi değil. Halkın seçtiği ve genellikle reformculardan olan Cumhurbaşkanı ve Meclis’in yetkileri sınırlı. Dini liderin ve onun temsilciliğini yaptığı Velayet-i Fakih Kurumu’nun halk tarafından denetlenmesi söz konusu bile değil. Bu sebeple kamu yönetiminde şeffaflık yok. Şeffaflık olmadığı için kamusal işlemlerin halktan gizlenmesi, benzer işlemlerle karşılaştırma yapılmasının önlenmesi mümkün. Kısacası; halkın, gerçek bilgiye ulaşma imkanları son derece kısıtlı.

 

***

Bugün yaşanan yaygın protestolara 28 Aralık Hareketi denilmekte. Hareketin ilk dikkat çeken özelliği, İran’ın geleneksel olarak halk hareketlerinin başladığı Huzistan, Kürdistan ve Belucistan eyaletlerinden çıkmamış olması. Bildiğimiz kadarıyla bu eyaletler henüz harekete katılmış değil.

28 Aralık Hareketi, alışılmadık bir şekilde, mollaların çok güçlü olduğu Meşhed’te başladı. Meşhed, Kum ve İsfahan gibi çok önemli bir dini merkez. Halk, ekonomik sıkıntılardan bunaldığını ve çözüm istediğini haykırmaya başladı. İlginçtir, hareketin çıkışı, çıkış yerine bağlı olarak reformcu Cumhurbaşkanı Ruhani’ye karşı gibi göründü. Ruhani’nin Cumhurbaşkanlığı seçiminde en önemli rakibinin kayınpederinin, Meşhed’te çok önemli bir imam olmasının bunda etkisi olduğunu tahmin edebiliriz.

Hareket; Meşhed’ten Tahran’a doğru ilerledikçe, 2009 Yeşil Hareketi’nin dinamikleri de harekete geçti. Yeşil Hareketçiler, 28 Aralık Hareketi’ni başlatanların ekonomik içerikli taleplerini benimsemiş durumdalar. Aynı husus, 28 Aralıkçılar için ne kadar söylenebilir, bilmiyoruz. Ancak bu aşamada birbirinden farklı sebeplerle sahaya inen gruplar birbirleriyle karşı karşıya gelmedi. Tam aksine, tüm hareket şimdilik kaydıyla karma bir görünüm aldı.

Bir diğer anlatımla, reformcu Cumhurbaşkanı Ruhani’ye karşı, dini lider Hamaney’in doğal tabanının başlattığı harekete, Ruhani’nin tabanı da katıldı. Böylece Ruhani de hareketin tek hedefi olmaktan çıktı.

 

***

28 Aralık Hareketi’nin ekonomik sıkıntılar üst başlığında toplayabileceğimiz çıkış sebeplerine kısaca göz atalım:

İran’da kamu idaresinde şeffaflık ve denetim yok. Buna bağlı olarak yolsuzluklar almış başını yürümüş durumda. Halkın refah seviyesini ciddi şekilde etkiliyor. Türkiye’yi soyup soğana çevirdiği anlaşılan altın tüccarı Zarrab’ın İran’daki ortağı Babek Zencani’nin İran mahkemesinde verdiği ifadeden basına yansıyan birkaç bilgi dahi yolsuzluğun boyutları hakkında bir fikir veriyor. Örneğin; Zencani’nin mahkemedeki ifadesinde, İran’a ait 8.5 milyar ABD dolarını Türkiye’de rüşvet olarak dağıttıklarını söylediği satırbaşları halinde yabancı basında iddia ediliyor.

Halk elbette bu dava sebebiyle sokaklara çıkmış değil. Hayat pahalılığı giderek tahammül sınırlarını aşmış durumda. Örneğin, gıda fiyatları aşırı yüksek. Petrol üreticisi İran’da benzin, halkın alışmış olduğunun üzerinde zamlanıyor. Demek ki kamu kaynakları; şeffaflık, denetim ve hesap verme olmazsa halkın refahı için harcanmıyor. Bu da halka pahalılık olarak fatura ediliyor.

 

***

İran ekonomisinin bunalmasının çok önemli bir sebebi de İran’ın resmi silahlı kuvvetleri dışında çok sayıda orduyu ve milis gücünü de finanse etmesi.

Bunlar;

-İran’da doğrudan mollalara bağlı olan Devrim Muhafızları ile Devrim Muhafızları’nın özellikle yurtdışında silahlı operasyonlar yapan elit kolu Kudüs Gücü ve mahallelerde rejimin zor kullanma gücünü sivillere dayatan Besic adlı sivil milis gücü,

-Irak’ta savaşan Haşdi Şabi,

-Yemen’de, Suudi Arabistan destekli rejime karşı savaşan Husiler,

-Suriye’de Esad’ın ordusuna destek veren İranlı gönüllüler ordusu,

-Lübnan’da Hizbullah.

Doğal olarak bu kadar silahlı güç ve operasyon, İran ekonomisini zorluyor.

 

***

Muhtemeldir ki Ruhani, bu krizden bazı sonuçlar elde etmeyi umuyor, planlıyor. Kendi söylemese bile başkaları şunları söylüyor: “Seçilmiş Cumhurbaşkanı hukuken ve siyaseten sorumludur. Yani, denetlenmeye ve hesap vermeye açıktır. Ellerinde çok büyük bir ekonomik güç tutan mollalar ise, hem seçilmemişlerdir hem denetlenemezler, hesap da vermezler”. “Birleşmiş Milletler ambargosunun büyük ölçüde yumuşatılmış olmasına rağmen vatandaşların ekonomik sıkıntıların artmasının sebebi, mutlak dokunulmazlığa sahip olan mollalardır”. “Ayrıca; Devrim Muhafızları, sivil milis gücü olan Besic ve yurtdışındaki silahlı yapılar doğrudan molalara bağlıdır. Molla rejiminin yayılmacı politikaları halkı fakirleştirmektedir”.

 

***

Tahmin edileceği üzere; dini lider Hamaney, ABD ve İsrail başta olmak üzere dış güçleri sorumlu tutuyor. Ruhani de olanlardan dış güçleri sorumlu tutarak mollaların genel söylemine aykırı düşmemeye çalışıyor.

 

***

ABD Başkanı Trump’ın İran’daki 28 Aralık Hareketini destekleyen açıklamaları, molla rejimine bilinçli veya bilinçsizce atılmış bir can simididir.  

İran halkı, Trump’ın bu çıkışları nedeniyle, ekonomik taleplerle birleşmiş özgürlük isteklerini ABD ve İsrail’in sergilediği bir isyan hareketi olarak algılayabilir. Bu durum, molla rejiminin güçlenmesine ve hareketin arkasında olmasalar bile reformcuların ağır bir darbe almasına neden olabilir.

Anlaşılan o ki, mollaların tabanıyla reformcuların tabanının şimdilik kaydıyla birleşerek yürüyen 28 Aralık Hareketi, mollalar ve reformcuların üst yapılarının birbirlerini suçlamalarına gerekçe oluşturacaktır.

ABD Başkanı Trump’ın İran’daki bu harekete yönelik sözleri bilinçli olmayabilir. Ancak; bu müdahale sebebiyle mollalar reformcuları ezer ise, ABD, İran’a karşı güç kullanmak dâhil olmak üzere sertleşmenin meşru bir zemine oturduğunu iddia edebilecektir. Bu iddiasının etrafında belirli bir koalisyonu da oluşturacağı tahmin edilebilir. Buna bağlı olarak, İran halkının ve bölgemizin daha büyük sıkıntılarla karşılaşması beklenebilir.

 

***

İran’ın yapması gereken, bölgeyi şekillendirmek isteyen küresel güçlere kullanabilecekleri malzeme vermemektir. Bu çerçevede; İran, halkın taleplerine cevap vermeli ve demokratikleşmelidir. Yargısını bağımsız, tarafsız ve güvenilir kılmalıdır. Şeffaf, denetlenebilir ve hesap verir bir kamu yönetimi anlayışını hâkim kılmalıdır. Fakir halktan sağlanan kamu kaynakları, rüşvetçilere değil, halkın refahına harcanmalıdır.

 

KISSADAN HİSSE…

Tarih, tarih bilmeyenler yüzünden tekerrür eder.

Dünyanın başka bir ülkesinde olan olaylardan ders almayı bilenler, aynı sıkıntıları yaşamazlar.

Akıllı yöneticiler, ülkelerini hamasetle değil, aklın ve bilimin yol göstericiliğinde, tarafsız ve bağımsız adalet mekanizmalarını kurarak yönetirler. Böyle yöneticiler, tarihe lider olarak geçerler.


Son Tweetler
Facebook
Hiç dinlenmemek üzere yola çıkanlar, asla ve asla yorulmazlar.
Çalışmadan, yorulmadan, öğrenmeden rahat yaşama yollarını itiyat haline getiren milletler; önce haysiyetlerini, sonra istikballerini daha sonra da hürriyetlerini yitirmeye mahkumdurlar.